Haydar Doğan, diğer bir anlatımla Haydar Baba ve Haydar
mahlasını kullanan ozanımız, Sivas ili, Şarkışla ilçesi, Beyyurdu köyünde
14.03.1955 yılında dünyaya gelir. Haydar’ın babası Hasan, Haydar dört yaşında
iken sirozdan vefat eder. Tabii bu durum da Haydar’ın amcası Musa’nın omzuna
çok ağır bir yük bindirir. Haydar’ın amcası, kardeşinin emanetine gözü gibi
bakar ama şartlar da çok zordur. Fakat amcası çalışamaz sadece Ozan Haydar
Baba’nın yanı sıra gider manevi destek olur. Amcasının yapacağı işler de Ozan
Haydar Baba’nın omuzlarındadır. Amcası Musa ne yapsın, bildiği, gördüğü kadar
kollayabilir. Atadan dededen ne gördüyse onu uygular.
Ozan Doğan’ın yaşamı, yaşaması mucizelerle dolu!
Anadolu’nun bir dağ köyü olan Beyyurdu köyü yaklaşık yılda 7-8 ayı kar-kışla,
ancak 4-5 ayı ürün yetiştirmek, toplamak, kışın tüketecekleri yiyeceği zar-zor
da olsa içeri almakla geçen bir yaşamın içinde hayatta kalmaya çalışır. 4-5 ay
içinde tohumu toprakla birleştirme (ekme), onların olgunlaşmasını bekleme,
küçük ve büyükbaş hayvanların doğadan yararlanmasını sağlama(doğada yetişen
otlardan faydalanma), olgunlaşan ürünleri toplanıp işlenmesi gece gündüz demeden
tüm aile bireyleri çalışmak zorundadırlar. Küçük büyük hiç kimse bu çalışmanın
dışında kalamazdı. Çocuklar mı dediniz, 5-6 yaşına gelir gelmez artık onlar
çocuk değil, yetişkindirler. Çünkü o yaşta bile çocukların yapacağı bir iş
mutlaka bulunurdu.
İşte böyle bir ortamda büyüyen Ozan Haydar Baba, küçük
yaşta yetişkinliğe adım atanlardan biridir. Kendi anlatımına göre; sekiz
yaşında iken, Beyyurdu’nun ünlü Güldede Dağı eteklerinde camızlarını (manda)
güderken (yayarken), gökten yağmur yerine çok büyük doluya tutulan ozan,
baygınlık geçirirken, yakınlarda bulunan gençlerin onu bulmasıyla ölümden
kurtulur. Düşünün bir kez, sekiz yaşındaki bir çocuk, çocukluğunu yaşamak şöyle
dursun; yetişkinlerin bile zor ayakta kalabileceği bir doğa olayında yer almak
zorunda kalıyor. Sadece bu mu? Değil tabii, yine bir doğa olayında, bir kış
günü keçilerini köyden uzakta bulunan ağıl da otlatmaya gider ve orda keçileri
otlatırken köylülerin “sulu sepken” dediği, esası karla karışık yağmur
anlamında olan, fırtınaya yakalanır ve
yine ölümden döner. Şansı yaver gider de, Karakaya köyünde akrabası olan Dursun
Hoşer ölümden kurtarıyor. O zaman Ozan Haydar Baba’nın yaşı henüz ondur.
Ozan Haydar, çocuk yaşta sadece çobanlık değil, yetişen
ürünleri biçiyor, ekin topluyor, yığıyor ve harmana getirip işliyor. Hayatı
yokluklarla, yoksullukla geçen ozanımız, ağır şartlarda yaşam mücadelesi vermek
zorunda kalıyor.
Nâzım Hikmet Ran, “Kadınlarımız” şiirinde olduğu gibi, “…sanki
hiç yaşamamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen…”
dizeleri, çocukların yeri hayvanlardan sonra gelir, ölürse ölür, bir boğaz
eksilir, yaşarsa çalışırdı. Fakat ne kadar çalışırsa çalışsın, çalışmasının
önemi yoktur, bir işçidir, gözle görülmeyen!
Ozan Haydar Baba ilkokulda bir kıza âşık olur. Fakat kıza
söyleyemez, çocuktur utanır, içine kapanır, ne çare ki, için için yanar
tutuşur, kavurur sevda, kaçsa kaçamaz, tutsa tutamaz. Hele de her gün görmesi
unutmamasını sağladığı gibi, aşkı korlaşır, yüreğinin derinliklerinde, ıssız
yerlerde türkülere yansır çaresizliği. Hep için için ağlar, kimselere açamaz
derdini. Nasıl açsın ki, alay ederler, horlarlar, aşağılarlar, hatta dayak yeme
ihtimali bile vardır. Sevdasını derinlerde saklar, aylar, yıllar birbirini
kovalar. Yıllar geçer delikanlıdır artık. O küçük Haydar büyümüştür,
değişmiştir, sevdiğine kavuşma vakti gelmiştir. Sevdiği kızı istemeye (dünür
gönderme) büyüklerini gönderir ama kızı vermezler. Acı daha derinlere iner.
Buralarda durulmaz artık der, Ankara’da Eniştesi Nuri’nin yanına gider.
Eniştesi bakkalda iş bulur, çalışmaya başlar. Sevdası bitmiş değildir, yanar
yüreği. Ah bir de sazı olsa, dizeleri nasıl da söyler, aşkını nasıl haykırır,
türkü türkü ama yoktur işte sazı. Eniştesi Nuri, Haydar’ın bu halini hiç iyi
görmez, gider eskiciden bir saz alır, getirir verir. İşte o zaman dünyalar Ozan
Haydar Baba’nın olur. Alev alev yakan ateş, dillerde destan olur, saz ile
söylerken sanki acıları hafifler, yürek yarasına derman olur. Coşar, taşar,
savrulur, çalıp söylerken kopar evrenden, sevda haykırır tınılar!
Ozan Haydar ilk saz kursu teklifini Feyzullah Çınar’dan
alır. Feyzullah Çınar, “Gel gitme, sazı ve ozanlık geleneğini sana öğreteyim,
sende ayrı bir ses ve yetenek var.” der. O zaman aklı köyde olan Ozanımız
durmaz, gider köyüne. Köy nüfusu göç etmemiş, ağırlık olarak köy ortamında
yaşamaktadır. Köyde yaşı ileri düzeyde olan Hamza Polat (Aşık Hamza) ve Ali
Yılmaz (Aşık geleneğini iyi bilen, usta malı şiirleri deyişleri söyleyen) ile
de çalıp söyler, onlardan da çok şey öğrenir, kendini geliştirir. Artık bir
ayağı köyde, bir ayağı Ankara’dadır, gider gelir. Daha kimler yoktur ki,
tanışıklığı, bir arada oturup sohbet ettiği, desteklerini aldığı, Kul Ahmet
(Maraş), Müslüm Sümbül, Aşık Ali İzzet Özkan, Mahmut Erdal, Hüseyin Özyazıcı
(Ado), Aşık Hüseyin Aslan (Karpınarlı), İhsan Öztürk vb. gibi daha niceleri.
Ozanımıza en büyük destek ve teşvik edenlerden biri de, Rıza Aslandoğan’dır.
Ömrü boyunca bu ustaları hiç unutmaz Ozan Haydar, onları her zaman minnetle
anar.
Haydar Baba, ilk aşkına kavuşma umudu kalmaz ama yüreğinin
bir köşesini onun için ayırmıştır. Yaşam devam ediyor, yaşamak zorundadır. Bir
gün bir arkadaşı ile bir düğüne gider ve iki güzel görür. Unuttum sandığı sevda
bir hançer gibi yüreğine saplanır. Fakat düğündür orası, bir şey diyemez ama
sevda çakmağını çakmıştır bir kez, sabaha kadar gözüne uyku girmez.
Ozanımız saz çalmasını biraz daha ilerletmiştir. Yine bir
gün camın önünde saz çalarken, düğünde gördüğü kız oradan geçmektedir, takip
eder, arkadaşına gider anlatır herşeyi. Arkadaşı dinledikten sonra onlar benim
köylülerim der. Oturmaya giderler, kız hizmet etmektedir. Ozanımızın yüreği
sanki yerinden kopacakmış gibi olur. Yine bir gün arkadaşıyla kızın evine giden
Ozanımız, kızı evde göremez. Nerde diye sorduğunda, aldığı haber hiç iç açıcı
değildir. Âşık olduğu kız nişanlıdır. Eli kolu yanına düşer, perişan olur. Tam
aradığımı buldum derken yitirmiştir. Çaresizce döner eski haline. Nasıl bir
kaderdir bu, âşık olduğu ikinci kızı da kaybetmiştir. Bağlamadır dostu artık,
daha çok üzerine düşer. O günlerde şiir yazmaz, daha çok usta malı çalar
söyler, tüm sevdalılarda olduğu gibi.
Zaman durmaz, zaman ilerler, bazen boş gezer, bazen bir işe
tutunur. Sevdası uykusunu böler çok zaman. Ağır ağır toplumun içine daha çok
karışır. Sazı ilerletmesine rağmen daha aşılacak çok yol vardır. Fakat sazına
göre sesi meltem esintisi gibi yumuşak, yüreklere dokunur, takdir toplar.
Ozan Haydar Baba büyük bir sürprizle karşılaşır.
Öğrendiğine göre düğünde âşık olduğu kız nişanlısından ayrılmıştır. Bu hesapta
olmayan durum ozanımıza yaramıştır. Kızla nişanlanır, düğün hazırlıkları
yapılır. Fakat işler yine ters gider, askerliği gelmiştir kıza ne kadar anlattı
ise sözü yerini bulmamıştır ve ayrılırlar. Kızın halasının çabasıyla bir araya
gelen nişanlılar, Ozanımızın “Ben askere gideceğim, beni beklersen evleniriz”
diyerek söz alır. Her delikanlı gibi Ozan Haydar da askere gider. Askerliğini
acemi birliğini İzmir Narlıdere’de, usta birliğini de İzmir Gaziemir’de
yapan Ozanımız, askerden döndükten sonra nişanlısı kızın bir başkasıyla
evlendiğini öğrenir, yapacak bir şey yoktur.
Bir gün akşam bir telefon, “Ben falan yerdeyim, gel beni
al” diyen bir ses, eski nişanlısıdır. Gider alır ve Ankara Hoşdere caddesinde
ocak başında lokantada yemek yenir, sohbet edilir ve ertesi gün buluşmak için
anlaşırlar. Kız yine gelmez, çünkü kardeşi kızı bırakmaz, bunu daha sonra
öğrenir. Lapa lapa kar yağarken gözlerinden yaşlar yanağına doğru akar ve bunun
üzerine şu dizeleri yazar.
Sevdiğimin edasıyla
nazıyla,
Muhabbet etmesi mest
eyler beni.
Bakışı yaralar, ceylan
gözüyle,
Açtığı yaralar zar
eyler beni.
Paramparçadır yürek artık, yara derinleştikçe iyi geliyor,
yangın korlaştıkça acı veriyor. Ne yapsın Ozan, kendi de bilmiyor. Acılar
acılar, yoğuruyor ozanımızı, her kavuşmayan âşıkta olduğu gibi. Deliye döner,
beyninde olumsuz düşünceler çatışma halindedir. Bu mudur kader, bu mudur sözün
hükümsüzlüğü. Kimse üzerine varamaz. Çünkü çatacak yer aramaktadır, serseri
mayın gibi dolaşır durur.
Fazla uzun sürmez ozanımızın bu halini gören büyükleri
kendi köyünden bir kızla evlendirirler. Karşı gelemez kimseye. İki çocuğu olur.
Eşinin de tenkitleriyle yazmayı, sazı, sözü terk eder, tam tamına kırk beş yıl
geçer aradan. Sazı çalmayı unutmaya yüz tutmuştur artık.
Ozanımız, onca yıl aradan geçmesine rağmen ne ilk aşkını,
ne de düğünde sevdalandığı aşkını unutmamıştır. Sadece sevdası uykuya yatmış,
yüreğindeki korun üzeri külle kapatmıştır. Fakat bir gün uykuya daldığı bir
sırada, tüm yaşamı gözünün önünden geçmiş, korlaşan yüreği aleve dönüşmüştür.
Öyle ki; uykudayken gözlerinden akan yaş yastığı ıslattığında uyanmış, delik
deşik olan yürek yarasını beyninin derinliklerinde hissetmiştir. Neden
olmuştur, nasıl olmuştur, akıl yetirmek imkânsızdır. Fakat acı yüreğine
oturmuş, nefes almasını zorlaştırmaktadır. Kim yaşamıştır, böyle acıyla hüznü
bir arada ve de sevinci, bilinmez ama Ozan Haydar Baba’yı artık tozlu sahneler
beklemektedir.
Birçok şiirini okudum, sevdanın duruluğu, aşkın ateşi,
sönmeyen bir ilhamla karşı karşıyayız.
Başarılar dilerim.
Kemal Gürbüz
Şair, Yazar-Devlet Sanatçısı
12.07.2024